‘80’lerin ortalarında Amerika’dan yükselen house ve techno, Britanya’yı da etkisi altına almış ve o dönemde gençlik yıllarını yaşayan neslin neredeyse tamamını rave kültürünün bir parçası haline getirmişti. House ve techno yeni bir ses ortaya koyduysa da, kendilerinden önce gelen herhangi bir müzikle (karşılıklı) bir ilişki kurmuyordu ve tabir-i caizse tek boyutlu ve tek hedefli birer türdü. Teknik olanakların daha ulaşılabilir hale geldiği ‘90’ların başı itibarıyla bu jenarasyon elektronik müziğin rönesansını başlattı. ‘70’lerde ortaya çıkan öncü müzisyenler Terry Riley, Wendy Carlos, Klaus Schulze ve nihayet Brian Eno’nun sunduğu atmosferik ve yatıştırıcı ambient mirasını, techno’yla birleştiren The Orb (Adventures Beyond the Ultraworld, 1991) ve Aphex Twin (Selected Ambient Works 85-92, 1992) daha ilk albümleriyle başlarda ambient techno, sonraları ise (zorlama bir şekilde) IDM olarak anılacak türü geliştirdiler. Takip eden birkaç yıl içinde Biosphere, µ-Ziq, Underworld, The Black Dog, Autechre gibi isimler, elektronik müziği henüz aşılamayan bir zirveye çıkardılar ve daha da önemlisi bu müziğin ‘90’lar boyunca üretilen pop ve rock sound’unun da bir parçası haline gelmesine katkıda bulundular. Bu grup/sanatçıların tamamı, tekrar eden ritm ve melodileri kariyerleri boyunca kullanmaya devam ederken, Aphex Twin ilk albümü sonrası bu anlayışı terk etti ve başka bir yol izlemeye başladı.
Önce, ’94 yılında yayınlanan “Selected Ambient Works Volume II” ile davulları müziğinden ayırıp saf ambient sound’una kendi karanlık ve tedirgin edici yorumunu kattı. 95’te gelen “…I Care Because You Do”nun ilk yarısında bugün alamet-i farikası olarak kabul edilen zorlayıcı ve dinleyici ile melodik yapı arasında bir engel teşkil eden yüksek tempolu davulları ekledi. Albümün ikinci yarısı ilk albüme yakın duran daha “dinlenebilir” parçalara ayrılmıştı. ’96 tarihli “Richard D. James Album”, bir öncekinde denediği yapının daha yetkin örnekleriyle birlikte sanatçının birkaç klasiğini barındırsa da, pazarlanabilir olmak şöyle dursun, dinleyiciyi kovan bir düzen oturtmuştu. Bugünden bakıldığında, dinleyici beklentisiyle zerre kadar ilgilenmediği, kendi özel sound’unu yaratmaya odaklandığı ama 2001’de gelen “Drukqs”la kesinleştiği üzere bu yolda tamamen dağıldığı görülebiliyor.
2014 sonbaharında yayınladığı “Syro”da görülen ise 13 yıllık ara ve hazırlıkla müzisyenin “kurmak” istediği müziğe ulaştığıydı. İlk albüm haricinde, standart haline gelmiş bas ve davulla altyapı kurmaktan imtina edip, bu rolü melodi ve atmosfere bırakıp, davulları müziğinin en görünür, birincil unsuru haline getirmeye gayret etmişti. “Syro” tüm bu unsurların kusursuz bir birleşimiydi. Davulların parçalardaki melodilerin birer parçası, tamamlayıcısına dönüştüğü, ritmik özellikleri bakımından olmasa da, yapı olarak caz müziğe yakın duran bir albümdü. Kurduğu kompleks ve parçaların başından sonuna kadar gelişmeye devam eden, tekrar etmeyen melodik örgüler, sayısız davul vuruşuyla bezenmişti. Bir bölümünü sanatçının modifiye ettiği 138 farklı ekipmanla (synthesiser, sequencer, sampler, vb.) kaydedilen albüm, elektronik müziğin ulaştığı en yüksek seviye olmakla kalmamış, hem 2000/”Kid A” (ki birinci ilham kaynağı Aphex Twin’di) sonrası yapılan müziğin zirve noktası, hem de yeni bir sese, yeni bir müziğe açılması muhtemel kapının ilk yoklanışıydı. 2016’da gelen “Cheetah” gibi, geçen ay çıkan “Collapse” EP’si de o kapıyı kırma hazırlıkları, birer ara durak gibi görünüyor. Diğer tüm Aphex Twin kayıtları gibi tek başına değerlendirilebilir olmadığı gibi, karşılaştırılabilecek bir dengi de bulunmadığı için yapılabilecek tek şey, kaydın özgünlüğünde ve büyüleyici kurgusunda geleceğe dair emareler aramak.